Bazen, bir yazarın bir ya da birkaç kitabına tutuluruz ve yeni çıkan kitaplarında da aynı tadı ararız. Yazar, her zaman bizi tatmin etmez yazdıklarıyla. Bazen yazara karşı hayranlığımız artarken bazen de hayal kırıklığı bırakır, kitap bizde. “Sputnik Sevgilim” Haruki Murakami’nin Türkçe’ye çevrilen son romanı, bende tam da bu izlenimi uyandırdı.

Kitabın tanıtımında, “Japonya’dan bir Yunan adasına uzanan, üç kişiyi birbirine kenetleyen büyüleyici bir aşkın hikayesi…” diyor. Tabii bunu okuyunca beklenti sayfa sayısının azlığına rağmen yükseliyor. Bir de “Nedir bu Sputnik Murakamiciğim?” diyen okurlarına kısa bir bilgilendirme paylaşılmış.

“Sputnik”

4 Ekim 1957’de Sovyetler Birliği, Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nden dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik 1’i uzaya fırlattı. Çapı 58 santimetre, ağırlığı 83,6 kilogramdı; dünyanın çevresini 96 dakika 12 saniyede dolandı. Ertesi ay Laika adındaki köpeğin bindirildiği Sputnik 2 de başarıyla fırlatıldı. Laika, uzaya gönderilen ilk canlıydı; uydu geri dönmedi ve Laika, uzaydaki biyolojik çalışmaların ilk kurbanı oldu.

Bu açıklamayı okuyup kitaba başlayınca hikayenin Sputnik uydusunun fırlatılmasına veya Laika isimli köpeğin ilk kurban olmasına bağlanacağını düşünüyorsunuz. Ama bu açıklama sadece bilgilendirme amaçlı.

20160819_130346

Anlatım dili üçüncü kişili anlatımla başlayıp sonlara doğru oldukça karmaşıklaşıyor. Bir yerden sonra kim anlatıyor diye tereddüte düşüyorsunuz. Kitapla ilgili belki de en büyük eleştirim bu. Anlatıcı üniversite yıllarında tanıyıp aşık olduğu Sumire’nin hayatını anlatarak başlıyor. Sumire, üniversite eğitimini yazar olmak için yarıda bırakmış oldukça farklı bir gençtir. Anlatıcı ile aralarında çok özel bir arkadaşlık vardır. Düğünde tanıştığı Myu takma adlı, kendisinden on yedi yaş büyük ve evli bir kadına aşık olması Sumire’nin tüm dengelerini sarsar.

Myu’nun teklifi ile Sumire ve Myu birlikte çalışmaya başlarlar. Myu’yu ilk gördüğü andan itibaren aşık olan Sumire için bu iş, kitabını yazmasına imkan tanımasa da Myu’nun yakınında olmak için tek seçeneğidir.

İş gereği çıkılan Avrupa seyahati bir Yunan adasında son bulur. Bu uzun iş seyahati Myu ve Sumire’nin birbirlerinin sırlarını öğrendikleri yakınlaşmaları doğurur.

20160821_101707

Myu’nun on dört yıl önce yaşadığı bir olaydan dolayı saçları bir gecede beyazlamıştır ve cinsel isteğini kaybetmiştir. Bir çeşit paralel evrende bölünme yaşamıştır. Sumire ile yakınlaştıkları bir gece kendisine istese de karşılık veremeyeceğini açıkladıktan sonra Sumire sırra kadem basar. Sumire’ye dair hiçbir ize rastlayamayan Myu ise anlatıcımızdan yardım ister.

Hikaye, ilk başta etkileyici görünse de bana çok eksik geldi. Çok sayıda mantık hatası olduğunu düşünüyorum. Paralel evrenle ilgili Myu hikayesini anlatıcıya aktarırken anlatıcının bunu Tokyo’dan Atina’ya gelmek ne kadar normalse paralel evrende bölünme yaşamak o kadar normalmiş gibi doğal karşılaması mantık hatalarının en büyüğü. Uzun yıllardır paralel evren konusu özel ilgi alanım olmasına rağmen biri bana böyle bi şey anlatsa kafayı yediğini düşünürüm. Anlatıcı zaten bunları biliyormuş gibi ya da her gün paralel evrene ziyaret gerçekleştiriyormuş gibi bir kabullenişi vardı.

“Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü?”

Hikayenin orta yerinde Türklerin Yunanlıları katlettiğini ve Türklere direnen bir kahramanın heykelinin yapıldığının anlatılmasını hem gereksiz hem de ayrıştırıcı buldum.

20160818_125012

Sır perdesi olarak kalan Sumire’nin akıbetini okumayı beklerken anlatıcının, yasak ilişki yaşadığı kadının aynı zamanda öğrencisi olan oğluyla ilgili yaşadığı sıkıntının anlatılması, olmasaydı da olurdu hissi uyandırıyor. Öğrencisi olan küçük çocuğun sorununu çözmek için yaptığı konuşmada kendiyle ilgili bazı itiraflarda bulunuyor. Öğrenci, farklı özellikleri olan bir çocuk olarak betimlense de esas hikayemize herhangi bir şekilde bağlanmıyor ve bu da başka bir hayal kırıklığı.

Son olarak Sumire’nin akıbetinin büyük bir soru işareti olarak kalması kitap bittiğinde “ee şimdi ne oldu, sen ne anlattın?” gibi cevapsız sorular bırakıyor bize.

Kitaba çok kötü asla okumayın diyemem ama beklentilerimin çok altında bir kitap oldu. Ya Murakami’nin Sputnik Sevgilimi 1Q84, Sahilde Kafka gibi sevilen eserlerinin yükselttiği çıtanın çok altında kaldı ya da ben anlatılmak isteneni anlayamadım.

Murakami kalemiyle henüz tanışmamış kitap severler için Sputnik Sevgilim’in iyi bir başlangıç olmayacağı kanaatindeyim. 1Q84, uzun ama gayet hoş bir başkangıç olabilir. Yazarın külliyatını bitirdiğimde bana sıkça gelen bu soruya daha net bir cevap verebilirim.

Uzayıp giden kitap listenize bir kitap ekleyebileceğim kitap yorumlarımda buluşmak dileğiyle, sevgiler 🙂