“Kuşlar yasına gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.”

*Tanıtım bülteninden*

Hasan Ali Toptaş, dendiği zaman her edebiyat severin ağzından “Ahh! Hasan Ali Toptaş” cümlesi dökülür ve ısrarla tavsiye edilir, okumamak çok büyük bir kayıp olarak adlandırılır. “Kayıp Hayaller Kitabı” ile Hasan Ali Toptaş kalemiyle tanıştım. Ancak, ya kitap başlangıç kitabı olarak yanlıştı ya da ben kitabı anlayabilecek kıvamda değildim. Neticede zoraki okuduğum yüz sayfadan sonra, kitabı daha sonra okumak üzere kitaplığıma kaldırdım. Ocak ayında Kitap Ağacı Sabit Fikir Kulübü ile yazarın son kitabı “Kuşlar Yasına Gider” kitabını okuduk. Evet! Ben de artık “Hasan Ali Toptaş Sevenlerdenim!”

Kitap, bir yazarın kitabına başladığı sırada babasının habersiz gelişiyle başlıyor. Yıllar önce bir kazada tek bacağını kaybeden Aziz Bey, protezleriyle uyum sağlayamadığı için çareyi bir de Ankara’da aramak için oğlunun yanına geliyor. Yeni protezin yapılması, fizik tedavi süreçleri derken Aziz Bey gelişi kadar ani bir şekilde tedaviyi yarım bırakıp evine ,Denizli’ye, dönüyor. Esas hikaye de tam bu noktada başlıyor.

“Efkarı parıltılı bir top gibi hop hop zıplatarak hayatla dalga geçen, keskin yanı içe kıvrılmış tuhaf bir havası vardı bu insanların.”

Toptaş; yalın, akıcı anlatımıyla Ankara-Denizli arasında “Ecel Atı” gibi Anadolu’ya has mitolojik ögelerle dolu bir yolculuğa davet ediyor bizi. Özellikle Egelilerin çok iyi bildiği adetler, alışkanlıklar kitapta okuyucuyu hiç sıkmayacak şekilde yer alıyor. Türkülerle, anılarla, hikayelerle hem Ege Kültürü’nü yakından tanıyoruz hem de Aziz Bey’in hayatına daha yakından bakıyoruz.

kyg (2)

Kitapta akrabağlar, yazarın eşi ve kızı da yer alsa da aslında baba-oğul ilişkisine dikkat çekiliyor. Her çağırıldığında işini gücünü, ailesini bırakıp Denizli yollarına siz de düşüyorsunuz, birlikte o güzel Ege Türküler’ini dinliyorsunuz, Ecel Atı sizin de tüylerinizi ürpertiyor. Bacaklarını artık kullanamaz hale gelen Aziz Bey’i hayata bağlamak için verilen çaba okurken çocukluğunuza dair anıları canlandırıyor.

“Sandalyeyi tuttuğum için o sırada ben onun arkasında dikiliyor ve bu nedenle yüzünü göremiyordum ama yeşil yeşil dökülen gözyaşlarını görüyordum. Her damla benim içime düşüyordu çünkü. Üstelik her damlada, hiç kımıldamadığım halde, tepeme balyoz indirilmiş gibi darmadağın oluyordum.”

Hasta yatağında yatan Aziz Bey’i her gün ziyarete gelen köy halkı ve akrabağların hep aynı sırayla gelip gitmesi pekçok okuyucuya yazarın tekrara düştüğünü düşündürtmüş. Ben bambaşka bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Komşuluk ve aile ilişkilerinin küçük yerlerde hala ne kadar kuvvetli olduğuna. Büyükşehirlerde yan komşumuzu bile tanımazken geniş ailenin ve komşuların birbirine bu kadar bağlı olması beni çok etkiledi. Kitapta evladın babasının son zamanlarında gösterdiği olağanüstü çabanın yanısıra annenin bilgeliği ve fedakarca eşine bakması da gönül telimizi titretiyor.

Kitapla ilgili sevmediğim noktalar ise, bazı detayların eksik kalması. Hastanede yazarımızı bir gölge takip ediyor ve ona şu cümleleri söylüyor: “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır, bu cümle senin kitaplarından birinde yer alıyor, öyle değil mi?” Bölüm bu şekilde sonlanıyor ve bu detaya kitap boyunca yer verilmiyor. Denizli’ye genelde tek başına yolculuk yapan yazarımız bazı ziyaretlerde eşini ve kızını da yanında götürüyor. Ancak onlardan hiç bahsedilmiyor, adeta yoklarmış gibi ilerliyor hikaye.

“Onu hayata bağlayacak köprüyü inşa ediyorduk aslında; Musa’nın rehberliğinde, dünyanın derinliklerine doğru giden, kendisi kısa anlamı uzun bir yol açıyorduk.”

Bu kitabı Hasan Ali Toptaş’ın diğer kitaplarını okumuş kitapseverler, bu kitabında hayal kırıklığına uğradıklarını belirtiyorlar. Diğer kitaplarında yer alan karmaşık, labirentli kurgunun yerini bu kitabında her ögenin oldukça net ve yalın şekilde okuyucuya verilmesine bırakıyor. Hasan Ali Toptaş kalemiyle tanışmak için ilk kitap olabilir ancak yazarın tarzını anlamak için ideal bir kitap olmadığı görüşündeyim, ben de.

kyg (1)

Kitapla ilgili bir diğer tartışma konusu ise kitabın otobiyografik olup olmadığı. Yazar bir imza gününde otobiyografik olmadığını belirtiyor. Ancak Hasan Ali Toptaş’ın da yakın zamanda babasını kaybetmesi, Denizlili olması ve kitapta karakterin hayatını ele alarak akademik bir kitap yazan bir akademisyeni ‘Gerçekleri çarpıttığı’ için eleştirmesi kitabın otobiyografik olduğu savını güçlendiriyor.

Son olarak, aile büyüklerinin hastalık ve vefat süreçlerini yaşamış ya da hali hazırda bu durumu yaşayan kişilerin kitapta kendilerine dair çok fazla şey bulacaklarına eminim. Kitabı bitirdiğinizde ise hala sağlıklı olan büyüklerinize karşı bakış açınız oldukça değişiyor. Keyifle okumanız dileğiyle…