“Cesaret korkudan da güçlü bir duygudur, başka bir şey değil.”

Bazı yazarlar, okuyucusunu bir şekilde kendine bağlıyor. Başkaları için okuyup geçilecek kitaplar, sizin yazarla kurduğunuz bağ sayesinde üzerinde uzunca konuşma ihtiyacı oluşturuyor. Bana göre de bu, okuyucunun “özel yazar”ı kategorisine giriyor. O yazardan bahsederken ya da okuduğunuz kitabı hakkında konuşurken kitlenebiliyorsunuz. Hissettiklerinizi karşı tarafa aktarmaya çalışırken kullanacağınız kelimeleri kaybedebiliyorsunuz. En sonunda da belki de benim gibi, seviyorum ya, diyorsunuzdur. Hani böyle kelimenin hakkını vere vere, vurgulayarak söylenen bir “Çok seviyorum.” cümlesi, çoğu zaman kurtarıcı olabiliyor.

Şimdi, bir kitap yorumu niye böyle başladı ki diye düşünüyor olabilirsiniz. Lakin kendi “özel yazar”ımdan bahsedeceğim için bu minik girişi yazmasam olmazdı. Evet, Marc Levy, adını andığım her anda mutlu olduğum bir yazar. Ve onun Türkçe’ye çevrilmiş son kitabından bahsedeceğim için de aynı ölçüde mutluyum.

“Bazen ufacık bir ilgi, ufacık bir jest, size çok benzeyen öteki yarınızı bulduğunuza inanmanıza yeter.”

Marc Levy, kitaplarında genel olarak ülkelerin geçmişlerindeki birtakım olayları alıp, çok geri plana da olsa, kurgusuna yediren bir yazar. Bazen o olay, beklemediğiniz bir şekilde kurgunun bel kemiği de çıkabiliyor ya da sadece belli bir kısımda geçip bazı şeyleri düşündürme fırsatı da sunabiliyor. Fakat Korkudan Güçlü Bir Duygu, arka kapağında ve kitabın sonundaki notta da yazdığı üzere temelinde gerçek bir olayı barındırıyor. Ki bunun gerçeklik payının olma ihtimali de okuyucuya endişe tohumları ekmiyor diyemem. Gerçek bir olay derken, bunun kurgunun içine tamamen yedirildiğini söylemem gerek. Yani siz, gayet güzel kurgulanmış bir roman okuyorsunuz. Bundan endişeniz olmasın. 🙂

“Özel yazar”ı olan her okuyucunun anlayabileceğini düşündüğüm bir şey söyleyeceğim: Ben kitabın arka kapağını okumadım. Yani neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ki bunu özellikle tercih ettiğimi belirtmeme de gerek var mı bilemiyorum. Konusunu da bilmeyince, roman boyunca kiminle karşılaşacağımı da bilmiyordum doğal olarak. Marc Levy’nin “Dönmek Mümkün Olsa” romanının başkarakteriyle karşılaşmak, hem büyük bir sürpriz hem de müthiş bir mutluluk oldu benim için. “Dönmek Mümkün Olsa” kitabı da çok güzeldi bence ama kitap bittiğinde mutlaka devamının gelmesi gerektiğini düşünmüştüm. Direkt bir devam kitabı çıkar, diye düşünmüş olmama rağmen böyle bir dolaylı bir devam kitabının beni daha da mutlu ettiğini söylemem gerekiyor. Fakat özünde çok ayrı iki kitap, birini okumadan da diğerini okuyabilirsiniz. Yine de benim tavsiyem ikisini de okumanız yönünde tabii.

“Seçilmişlerimizin saçmalıklarını frenlemeye gelince tek laf yok! Cehaletin kabul edilebilir ölçüsünü aştıklarında, onları da cezalandırmak için yasalar olmalı.”

Korkudan Güçlü Bir Duygu’nun asıl başkarakteri diyebileceğimiz kişisi aslında Suzie Baker adında bir kadın. Doğal olarak birtakım sırları ve amaçları olan bu kadının yanına gerçekten araştırmacı ve cesaretli bir karakter gerekiyormuş ve Marc Levy de sanki hazır elinin altında Andrew gibi gazeteciliğe duyduğu tutkusu, araştırmacı kişiliği ve cesaretiyle müthiş bir karakter varken onu kullanmaya karar vermiş gibi hissettim. Ya da çok vefalı bir yazar olduğunu da söyleyebiliriz ki, bunlar benim kendimi mutlu etme teorilerimden başka bir şey de olmayabilir. Lakin neredeyse her kitabında gördüğümüz Müfettiş Pilguez var ki, eski bir dostuma kavuşmuş gibi hissettim o satırları okurken!

unnamed (1)

Detaylarda seyreden Andrew’in hayatının devamı da, Andrew ve Suzie’nin takım olmaları da, bence temposunu kaybetmeden ilerleyen olaylar da, size kitabı okumanız için güzel sebepler veriyor. Yazarın abartıya kaçmayan fakat detaylarda sizi yakalayan kalemi de bu sebeplerden biri tabii.

“Ölmek aslında bir şey değil, sevdiklerini bir daha görememek cehennemden de kötü.”

Kitabın sonunda, ki bu her Marc Levy kitabında başıma gelen bir olay, okuduğum son bir iki cümlenin yüreğimi ısıtmasını çok seviyorum ben sanırım. Bir de hem kitabın bitmesinin verdiği hüzün hem de Marc Levy okumanın verdiği mutluluğun çatışması bile keyifli geliyor bana.

Kapağı hakkında da birkaç şey söylemem gerekiyor. Çünkü ba-yıl-dım! Bence her okuyucunun gönlünde hâlâ klasikleşmiş beyaz Can kapakları var lakin bu kapak olmuş! Hele de orijinal Fransa kapağını görünce dedim ki, Can Yayınları seni çok seviyorum! Ya da direkt kapak tasarımını yapan Lom Creative’e teşekkür etmek gerekir, bilemiyorum. Uzun lafın kısası, ben bu harika Fransız yazarla tanışmanızı “sevgiyle” tavsiye ediyorum. Ve sizin “özel yazar”larınız kim, benimle paylaşmaya ne dersiniz, diyorum.