Farkında mısın, biz kadınlardan beklenen sorumlulukların, görevlerin ve beklentilerin ağırlığının? Muhtemelen farkında değilsin, ya da hepsinin farkındasın ve tüm bunlar sana olması gerekenmiş gibi geliyor. Üstelik tüm bu beklentiler, sadece eşinden ya da çocuklarından değil; patronundan, iş arkadaşlarından, komşularından, seni hiç tanımayan başka insanlardan da olabiliyor. Ve kadın olmak, omuzlarına aldığın tonlarca yükle beraber, sana hayatın zorluklarını hatırlatan bir kimlikmiş gibi geliyor. Şikayet ediyor musun? Yorulup, her şeyden elini ayağını çekesin geliyor mu? Böyle gelmiş böyle gider diye düşünüp, mutsuz da olsan durumunu kabulleniyor musun?

Oysa ki, şikayet ettiğin ya da memnun olmadığın her durumu değiştirmek tamamen senin elinde. Dur, öyle hemen “hadi canım” deme, ne demek istediğimi tam olarak söyledikten sonra istediğin yorumu yapabilirsin.

 

Öncelikle, hepimizin hayatında belli sorumluluklarımız, yapmamız gereken görevlerimiz var, bunu kabul edelim çünkü yaşam dediğimiz şey bunlardan muaf olamaz zaten. İster çalışan ister çalışmayan kadın ol, inan hiç fark etmiyor. İş, üzerimizdeki sorumlukları ve görevlerimizi severek, şikayet etmeden yerine getirebilmekte, üzerimizde yük olarak görmeden. Bunun için ise yapmamız gerek ilk şey önce kendimiz için yaşamayı becerebilmekte. Kendin için yaşamaktan kastım ne? Her ne yaparsan, önce kendin o işten keyif alarak yapmalısın. Bu bir seçimdir. Hem de her saniye yaptığımız bir seçim.

kendn için yaşamak

Ama elbette burada “senden beklenen her tür beklentiyle mutlu olmayı bil” gibi klişe bir kişisel gelişim cümlesi sarf etmeyeceğim. Hayır kardeşim, her türlü sorumluluk ve görev senin üzerinde olamaz, olmamalı. Bunun için adım atmalı, eşinle, çocuklarınla, patronunla, iş arkadaşlarınla konuşmalı ve gereken düzenlemelerin olması için ön ayak olmalısın. Sen bir şeylerin değişmesi için adım atmazsan, emin ol ki, karşındaki kimse gelip da “ah kuzum  ver şu sorumluklarının bir kısmını da ben alayım” demez. Gerektiğinde bazı işleri kendin dışındakilere atamayı bilmeli, mükemmeliyetçilikten vazgeçmelisin..

 

Önce kendin için keyif alarak yaşamak ise ikinci adım.

 

Market alışverişine çıkacaksın diyelim, eline market arabasını aldığın anda bir seçim yaparsın mesela; ya kahrederek, homurdanarak süreceksin o market arabasını ya da gülümseyip, keyif alarak. Homurdanmak için sebeplerin varsa emin ol keyif alarak alışveriş yapman için de sebeplerin vardır, yeter ki buna odaklan. Mesela, tek başına mı çıktın alışverişe? Süper bir fırsat, kısa da olsa tek başına dışarıda takılma, seni ilgilendiren her reyona uğrama gibi şansların var ve çıkışta kendine bir kahve alıp, on dakika da dinlenme molası verebilirsin. Çocuğunla mı çıktın alışverişe? O zaman da onunla işbirliği ile alışveriş yapabilirsin. Ver eline, onun alabileceklerinin olduğu bir liste, sen de takıl peşine birlikte yapın bu işi. Ben, hem Kağan hem de Oğuz ile çok kez market alışverişi yaptım. Oğuz’u market arabasına oturtup, gerektiğinde eline bir kutu süt ya da bir bisküvi verip, arabayı da yarış arabası edasında “vuhuu vuhhuu” efektleriyle sürerek talan ettim marketi. Ve o sırada Kağan da elindeki listede yazılı olanları topluyordu. Evet, normalden uzun sürüyor çocukla market alışverişi ama çocuklarınla dışarıda zaman geçirmenin bir yolu olarak görebilirsin bunu.

 

Bu düşünce yapısını, her türlü sorumluluk ve görevinde uygulayabilirsin. Bir işi önce kendin keyif alarak yaparsan,  bundan sadece sen değil çevren de nasiplenir.

 

Benim kendin için yaşamaktan kastım işte bu. Ne yaparsan yap, önce kendin keyif alarak yap!

Selen Baranoğlu