Çevreme baktığımda çeşit çeşit insan görüyorum; her biri farklı kişiliklere sahip, farklı şeylerden keyif alıp, çok farklı şeylere öfkelenebilen insanlar. Herkes nevi şahsına münhasır olsa da bence özünde herkesin çok büyük bir ortak noktası var: Hayattan keyif alarak yaşamak. Hepimiz bunun için çalışıyoruz çünkü; hiçbirimiz mutsuz olmak istemiyoruz, sevdiklerimizi mutsuz görmek istemiyoruz. Bunun için de çok farklı işlerin peşine düşüyoruz çünkü, hepimizin mutluluktan anladığı farklı.

Fakat bence hayattan asıl keyif alacağımız noktayı mutluluğu kovalamaya başladığımız an kaçırıyoruz. Çünkü mutluluk bu, kovalanmaz ki. Kovaladığın şeye sahip değilsindir, ona sahip olmak için koşarsın koşarsın ve tam yakaladığın anda yeni bir kovalamacaya çoktan girmişsindir zaten.

kkk

Mesela, çevremde hayatının erkeğini kovalayan arkadaşlarım var. Bana sormadıkları için ben de onlara “Hayatının erkeği diye bir olgu yok.” diyemiyorum haliyle. Koşuyorlar koşuyorlar, işte tam yakaladıklarına emin oldukları anda bir de bakıyorlar “bu değilmiş”. Haydi yeniden stres, yeniden hayal kırıklığı, yeniden kovalamaca başlıyor. Oysaki, kalbini açtığın kişiye emek vermezsen, hiç kimse “hayatının erkeği” olamaz. Ama emek vermek zor iş. Öyle bir dükkana girip kendi bedeninde kıyafet almaya benzemez. Terziye gide gele, gide gele kendin için en uygun kıyafeti yaptırmaya benzer biraz. Burada terzi de sensindir, o kıyafeti alacak olan da. Lakin zor olanı yapmak çoğu kişinin işine gelmiyor.

Benzer şekilde mutluluk da emek ister. İlmek ilmek işlemelisin, kendi mutluluğunu özene bezene yaratmalısın. Emek vermeden peşinden koşmak, asla seni tatmin etmez. Peki bu emek nasıl verilir? Bunun cevabı sende saklı olsa da, kendimden bir örnek vereyim: Yağmur sonrası toprak kokusuna tek kelimeyle bayılırım. Böyle bir parfüm çıksa, hemen alır sürekli tenimde taşırım o kokuyu, o derece yani. Yağmur yağdığını gördüğüm her an içim heyecanla dolar. Ne yapar eder, o kokuyu almak için bir fırsat yaratırım. İmkanım varsa bir bahane bulur dışarı çıkarım yoksa balkona çıkarım, o da olmuyorsa camı açar derin bir nefes alırım. İşte bu. Görünürde çok basit ama özünde emek istiyor. Dışarı çıkamıyorum diye suratımı asıp, kurban rolünde olmak işin kolayına kaçmak. Böyle yapmak da seni vereceğin emekten uzaklaştırır.

tu7s2zy2

Hayatı kurban rolünde yaşamak, aslında işin en kolayıdır her zaman. Neden sence? Hiç düşündün mü? Yani sen sürekli kurban rolündeyken, hayatının sürekli çok zor olduğundan, patronundan, işinden, sevgilinden, çocuklarından şikayet ederken nasıl oluyor da kolay yolu seçmiş oluyorsun? Kısaca anlatayım:

Öncelikle sürekli şikayet edip, kurban rolünde olmak demek, hayatının tüm kontrolünü başkalarının eline vermişsin demektir ki bu da seni, yaptığın seçimlerden tamamen muaf tutar. Yani yaptığın seçimler sonucu yaşadığın her olumsuzlukta normalde, sorumluluğu kendine alıp, kendini sorgulaman gerekirken, sen sürekli başkalarını suçlar durursun. Çünkü kurban rolündesindir, senin hatan yoktur, mağdursundur. Çünkü, işine böylesi geliyordur. Suç bende değil demek işin en kolayıdır. Oysaki kurban rolünden çıkmak çok büyük bir farkındalık ve sorumluluk getirir hayatına.

Gördüğün gibi iş istediklerinin peşinde koşmakla, onları kovalamakla bitmiyor. Asıl iş, onları yakaladığında “Aa, bu değilmiş istediğim” demeden önce, onlara emek vermekte. Sen emek verirsen, elde ettiklerin daha kıymetlidir senin için.

Selen Baranoğlu