Evet, önce müjdemi vereyim; filmi izlemek için kitabı okumanıza gerek yok. Çünkü ben nedense, o özet-sinopsis okumaktan hoşlanmama alışkanlığım nedeniyle olsa gerek, filmin kitaptan uyarlama olduğunu düşünmüştüm. Oysa ki kitabın kapağındaki ek-notta kabak gibi “esinlenerek” ifadesine yer verilmiş ancak daha şimdi fark ettim desem. Hatta fragmanı izlediğimde şu şu herhalde şudur, bu da budur, ama konu da böyle bir sahne yok vb. gibi düşünceler hasıl olsa da herhalde değiştirmişlerdir bazı yerleri deyip geçmiştim. (En basitinden, kitaptaki Murat karakterinin caaanım Mehmet Günsur olduğunu düşünmüştüm!)

Neyse efendim işin özü, gerçekten de kitaptan, kitaptaki karakterlerden esinlenerek yapılmış; kanımca, tamamen bambaşka bir öyküye sahip, kitapla tek ortak yanı İstanbul olan bir film var karşınızda 😉 Ancak ne ortak nokta ama ortak noktaların anası resmen. Öyle güzel bir İstanbul söz konusu ki şahsen benim ilk uçakla gidesim geldi. Zaten boğazın güzelliği ve yalının olağanüstülüğü benim için yeterliydi. Kızımız Neval’in evi, buluşmaların yaşandığı sokaklar, sokakların canlılığı, çok kültürlülüğü, Deniz’in odası-manzarası… gündüz başka gece başka güzel bir İstanbul, resmen arz-ı endam etmişti tüm film boyunca. Ancak burada küçük bir parantez açıp değinmeden geçemeyeceğim bir mefhum söz konusu ki o da bütün filme eşlik eden, o arka plandaki inşaat sesi! Aman Yarabbi nasıl rahatsız edici bir ses öyle. Kendi kendime dedim ki, Ferzan Özpetek ilk kez tamamını İstanbul’da çekeceği bir film çekiyor ve adamın çekim dönemine böylesi bir inşaat ve hilkat garibesi kavramının soyut versiyonundan bu ses denk geliyor. Şahsen delirirdim, kendimi yiyip bitirirdim. Ancak adam yine iyiymiş, öyle ki; diğer filmlerine göre bu filmde fazla müzik kullanılmamış olmasına dair yorumu “Müzik ve ses bakımından şehirdeki çılgınca gürültüden yararlandım.” şeklinde olmuş. Helal vallahi. Ben delirmişliğime kesin değinirdim.

s-0f546d07ed09dd1e99dcf72ab659f8efada0205f

Fonda durmadan duyulan o ‘çıtonk’ sesinin kaynağının ne olduğunu ise Onur Baştürk’ün yazısından öğrendim, sağ olsun. Ve evet Google’ladım çünkü delirdim gerçekten 🙂 Evet efendim, Karaköy-Kabataş hattındaki denize kazık çakma sesiymiş! Denize, hem de böyle bir denize, böyle bir şehre niye kazık çakarsın, orası ayrı! Hayır illa gerek varsa güvenlik sebebiyle vb, o zaman orada olmasın. Nolcak ki..

Neyse ben sizi de delirtmeden geçiyorum bu ses konusunu 😉 Ancak konuyu başka duyusal iki hususa getiriyorum. Önceliği de tabii ki Kara Kartal’ıma veriyorum 🙂 Öyle ki filmin daha en başında, 8. dakikasında (evet o bölümü kaydetmek için dönüp dakikasını not aldım, karakterlerimiz sokakta bekleşirken, 2-3 saniyeliğine minik bir Beşiktaşlı grup tezahüratlar atarak geçiyor (hatta karakterlerimiz de dönüp bakıyor, kim bu deliler diye 🙂 [Ee ne de olsa normal değiliz, Beşiktaşlıyız di mi ama ;)]

Muhtemelen; film, 12 Nisan – 30 Mayıs tarihleri arasında 7 haftada çekilmiş olduğu için geçen seneki kutlamalara denk gelmiştir 😉 Hatta hatta EkşiSözlük’te de durum; “alemin kralı geliyor! tezahüratı eşliğinde Akaretler’den yürüyen Beşiktaş taraftarı barındıran film.” şeklinde ifade bulmuş. Dolayısıyla daha en başında, dehşet keyifli İstanbul görüntülerine izlemeye koyulmuş ve keyiflenmişken, araya böyle bir karenin de girmesinin ne kadar daha keyfime keyif kattığını söylememe gerek yok sanırım. O yüzden, sen Beşiktaşlı! 8. dakikaya dikkat et derim 😉

IMG_2847

Şaka-geyik bir yana, filmin en güzel seslerinden biri, ki belki ennn güzeli; filmin en ama en güzel karelerinin başlangıcına eşlik eden şarkı idi. Sonradan öğrendim ki o güzel melodinin sahibi, Gaye Su Akyol’muş ve kendisinin, İstanbul Kırmızısı için özel olarak besteleyip seslendirdiği şarkının adı “Kırmızı Rüyalar” imiş. Bir kere, yönetmen her ne kadar diğer filmlerine kıyasla çok kullanmadım dese de kullandığı kadarıyla bile yapımın müzikleri bir harika. Sizi öyle güzel etkiliyor, alıp götürüyor, öykünün ve İstanbul’un içine çekiyor ki zevkten dört köşe oluyorsunuz. Hepsinin yanı sıra bu özel beste de öyle güzel bir İstanbul manzarasına eşlik ediyor ki anlatamam. En azından şahsen benim için öyle oldu. Gökyüzünden tüm şehre doğru öyle zarif bir zoom out var ki. Sırf o anı için bile izleseniz olur. Şarkının söylendiği mekânın postmodern ötesi İstanbullu’luğu, konuklar, sahne, Gaye hanımın muhteşem sesi ve sözler… rüya gibi resmen… ve sonrasında mekândan uzaklaşırken fona giren ezan sesi.. İstanbul’un çok kültürlülüğünü, melezliğini, eklektikliğini (her nasıl ifade ederseniz edin) o kendine has özgünlüğünü, orijinalliğini daha güzel anlatamazdı sanırım. Onu düşünen, yazan, uygulamaya koyabilen tüm yaratıcı ekibe selam olsun vallahi, hayran bıraktı beni.

Velhasıl çok güzel, tam da ismine yakışır bir şekilde, bir ‘İstanbul’ filmi izlemek isterseniz hiç düşünmeyin. Kitabı da halihazırda yazmıştım, onu da bambaşka bir İstanbul hikâyesi için okuyabilirsiniz, benden söylemesi.

Meraklısına: SPOILER—eğer bir Nejat İşler hayranı iseniz ve onu da görmek için izleyecekseniz, üzülerek söylüyorum ki hayal kırıklığına uğrarsınız; zira sadece başta, çok kısa yer alıyor kendileri, demedi demeyin sonra 🙂