”Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani… Koşarsın koşarsın da varmazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun), uzandıkça da kolların uzar babam uzar… Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu…”

Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş’ın 1994 Yunus Nadi Roman Ödüllü romanıdır. Düşle gerçeğin iç içe geçtiği bu postmodern romanda varlık-yokluk sorunları ve zaman-mekan ilişkisi ele alınmıştır. Romanda ikili bir anlatım söz konusu; iki farklı yer ve iki farklı zamanda yaşanan olaylar anlatılıyor fakat okurken sanki aynı zamanda ve yerde yaşanıyormuş hissi veriyor. Biri köy diğeri şehir olmak üzere iki mekan var; aslında köyde yaşananlar, şehirde yaşananların yıllar öncesidir.

g2

“Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı. Üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi. Hiç kuşkusuz bu durumda kendisiyle karşılaşırdı insan; görse görse, bir pencereden eğilip bakan kendisini görürdü düş kadar yakın bir uzaklıktan… Ola ki şaşırırdı önce; bir yanıyla, yüz yüze geldiği insanın kendisi olduğuna inanmak istemezdi. Peki, ya pencerenin karşı tarafındaki; o inanır mıydı aslında kendisinin öteki olduğuna!”

Bir gün köyde oldukça garip olaylar yaşanmaya başlar. Berberin kaybolması ile başlayan yok oluşların ardı arkası kesilmez. Köydekiler berberin kayboluşunu sorgularken, köyün en güzel kızı Güvercin kaybolur. Ardından şair ruhlu bir genç yediği dayaklardan aklını yitirir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi olaylardan kendini sorumlu tutan muhtar da kaybolur. Yaşanan garip olaylar böyle sürüp gider.

g1

”Herkesin bir yoku vardı köyde, herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyorlardı insanlar gibi, kahveye oturup çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sessizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu.”

Kitap okuduğum diğer Hasan Ali Toptaş kitaplarından biraz farklı bir anlatıma ve kurguya sahipti. Okurken varlık ile yokluk arasında kayboldum, hayal mi yoksa gerçek mi diye düşündüğüm kısımlar oldu, sonuna geldiğimde ise gözlerim birkaç sayfa daha aradı. Hayata dair güzel tasvirlerin de olduğu bu kitabı oldukça farklı bulduğumu ve sevdiğimi söyleyebilirim. Farklı tatlar arayanlara tavsiyemdir.

 

Fatma Eşpek