“İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur.”

İnsanların hayalleriyle var olduğunu bir kez daha kanıtlayan bir romanın yorumuyla buradayım bu sefer. Belki de bir hayli geç kaldığımı kabul etmem gereken bir kitapla. Liseden beri sürekli duyduğunuz yazarlara ve onların kitaplarına sizin yaklaşımınız nasıl oluyor bilemiyorum. Lakin ben, onları o kadar çok duymuş ve üzerinde durmuş oluyorum ki bir yerden sonra sanki onları zaten okumuşum gibi bir yanılgıya düşüyorum. Felaket bir şey bu ama o kadar doğal bir şekilde kanıksıyorum ki bu durumu bir yerden sonra gerçekten kendimi silkip “Hayır, bu kitabı okumadın sen.” demek zorunda kalıyorum. Lütfen bu konuda tek olmadığımı söyleyin bana. 🙂

IMG_6517

Uzun girizgâhtan sonra sanırım biraz kitabın konusundan bahsedebilirim. Kitap, Lennie ve George adındaki iki arkadaşın hayatından çok kısa bir kesit sunuyor bize. Lennie Small, yapılı ve güçlü olmasına karşı akli dengesinin biraz bozuk olduğunu söylememiz gereken bir karakter. George Milton ise aksine ufak tefek lakin zeki bir karakter. Bu iki zıt görünüşlü karakterin harika arkadaşlığından sunduğu kesitle John Steinbeck, ayrıca birçok konuya daha parmak basıyor. Çiftliklerde çalışan insanlar, statü farklılığı, ırkçılık, yalnızlık, kadercilik ve arka planda seyreden devrin diğer problemleri. Bunca şeye hem bu kadar kısa bir kitapla hem de bu kadar doğal bir akışla değinebilmek kitabın ve yazarın niye bu kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Lennie ve George’un gittiği çiftlikte karşılaştıkları karakterlerle de farklı ama bir noktada aynı olan insan çerçeveleriyle karşılaşıyor okuyucu ve kitabın sonu aslında daha ortalardayken size sunuluyor. Ve kitabın sonuna geldiğimde yaşadığım bu farkındalık benim için biraz iç burkucuydu.

Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran, ki bunu hayal kapsamına almak bile fazlaca acı bence, iki dostun hikayesi bu kitap. 1937’de yazılmış bir kitabın sorguladıklarının hâlâ geçerli olmasıysa yazarın ileri görüşlülüğü mü yoksa insanlık olarak hiç gelişememiş olmamız mı, o da ayrı bir tartışma konusu.

“Kimsesi yoksa delirir insan. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında biri olsun.

İnanın bana, insan fazla yalnız kaldı mı, hastalanır.”

Kalabalık bir kadroya sahip olmasına rağmen kitap boyunca yalnızlık kendisini hissettiriyor ve hikâyenin Soledad’a yakın bir yerde geçtiği de söyleniyor daha ilk sayfadan. Ki bunun İspanyolca’da “yalnızlık” anlamına geldiğini öğrenince kitabın aslında her detayının size yalnızlık imgesini verdiğini görmeye başlıyorsunuz.

IMG_6515

Fareler ve İnsanlar’ın en başta tiyatro olarak yazıldığını bilmeseniz bile bence okurken bunu düşünebiliyorsunuz. Kötü bir anlamda söylemiyorum bunu. Aksine sahneler zihninizde tam anlamıyla bir tiyatro ya da sinema sahnesiymişçesine canlanıyor. Anlatılan her şeyin gerçekliğini zihniniz kabul ediyor.

“Ben varım senin yanında. Biz ikimiz hep birbirimizin yanındayız,

işte böylece bizi düşünen biri var bu dünyada.”

John Steinbeck’in dili şöyle diyerek bir genelleme yapabilecek konumda değilim. Fareler ve İnsanlar yazardan okuduğum ilk kitap çünkü. Lakin bu kitaptaki dilinin oldukça sade ve akıcı olduğunu söylemem gerek. İlk sayfadan itibaren sizi yakalayan bu dil, kitabı elinizden bırakmadan bir oturuşta okumaya davet eder nitelikte. Bu akıcılığı da kitapta süslü betimlemelerden ziyade gerçekçi tasvirlerin olması besliyor. Yazar kendi yaşam deneyimiyle harmanladığı için de okuyucuya daha yakın gelecek bir kitap Fareler ve İnsanlar.
Sanırım en mantıklısı, yazıyı kitabın ismini aldığı şiirle bitirmek olacak. Yalnızca adı için değil, kitabın özeti için de kuvvetli iki mısra aslında Robert Burns şiiri:

“En iyi planları farelerin ve insanların
Sıkça ters gider…”