“Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada olmasanız da o içinizde yaşar.

Afganistan’ın Khaled Hosseini’de yaşadığı gibi…”

Khaled Hosseini, 1980 yılında Amerika’ya siyasi sığınma talebi ile yerleşen bir doktor. Arka kapak yazısında da anlatıldığı gibi siz nereye giderseniz gidin ülkeniz sizi asla bırakmaz. Edebiyat biraz da suskunların sesi olmayı gerektirmez mi zaten…

Yazarın ilk kitabı “Uçurtma Avcısı” nı okuyanlar “Bin Muhteşem Güneş”i özlemle beklemişler. Yazarın bir de “Ve Dağlar Yankılandı” isimli kitabı var. Ancak, “Bin Muhteşem Güneş” okuyucuların gözünde açık ara farkla ‘en iyi ve en iz bırakan’ kitabı, yazarın.

20160903_105030

Kitap, harami-evlilik dışı doğan çocuk- olarak adlandırılan Meryem ile öğretmen bir babanın kızı olan Leyla isimli iki kadının bombaların gölgesinde kurdukları dostluk ilişkisini anlatıyor.

“Hep kuzeyi gösteren bir pusula ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da mutlaka bir kadını işaret eder. Her zaman. Bunu aklından çıkarma, Meryem.”

Meryem, zengin bir adamın evin hizmetçisiyle yaşadığı yasak aşkın meyvesidir, haramidir yani. Kalbi kötüleşmiş bir annesi ve onu her perşembe ziyarete gelen babası vardır. On beşinci doğum gününde babasından onun asla yapamayacağı bir şey ister: Babasının evini, üvey kardeşlerini görmek, babasının sinemasında Pinokyo’yu izlemek.

20160906_154403

Annesinin, “Gidersen ölürüm Meryem co!” feryadına rağmen onu almaya gelmeyen babasına gider. Ancak babası birbirinden gaddar üç karısının etkisiyle Meryem’e camdan bakmakla yetinir. Babasına dair beslediği tüm iyi duygular bir bir siyaha boyanırken esas felaket onu eve dönüşte beklemektedir. İlk fırsatta üvey annelerinin baskısıyla kendisinden oldukça büyük bir adam olan Raşit ile evlendirilen Meryem için yalnızlık ve acıyla örülü günler başlar.

“Bu bebeği, kendi bebeğini, onların bebeğini düşünmek ne büyük bir keyifti. Ona duyduğu sevginin daha şimdiden, hissettiği bütün insani duyguları, her şeyi cüceleştirdiğini bilmek, artık çakıl taşlarıyla oynamaya gerek kalmadığını anlamak, ne olağanüstü bir duyguydu.”

Leyla, öğretmen bir babanın kızı olarak dünyaya gelir. Büyük anneannesinin güzelliği iki kuşak atlayarak ona sirayet eder. Hem güzelliği hem de zekası ile adından sıkça bahsedilir. Kendisi iki yaşındayken Rusya’ya karşı cihata giden hiç hatırlamadığı abilerinin hatırasının gölgesinde bir çocukluk geçirir. Annesi oğullarının derdine düşerek hasta olur ve kızını sık sık okuldan almayı unutmasıyla Leyla’nın çocukluğuna derin izler bırakır. Annesinin tüm görmezden gelmelerine rağmen babası Leyla’yı evlendirmek yerine sonuna kadar okutma taraftarıdır. Yeni Afganistan’ın umudunun okumuş kadınlar olacağına inanır.

“Daha çok küçüksün, biliyorum, ama bunu şimdiden anlamanı ve iyice öğrenmeni istiyorum, demişti. Evlilik bekleyebilir, eğitim beklemez. Sen çok, çok zeki bir kızsın. Gerçekten öylesin. İstediğin her şey olabilirsin, Leyla. Seni tanıyorum. Ayrıca, bu savaş bittikten sonra Afganistan’ın erkekler kadar, belki daha da çok, sizlere gereksineceğini biliyorum. Çünkü bir toplumun, kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma şansı yoktur, Leyla. Hiç yoktur.”

Leyla, hayal meyal hatırladığı ağabeylerine karşı en ufak bir şey hissedemez. Çünkü onun için hem abi hem arkadaş olan tek isim Tarık’tır. Savaşın ve bombaların eşliğinde aşkları ve dostlukları büyür. Ne patlayan bombalar ne de Tarık’ın tek bacağının patlayan bir mayında yitip gitmesi engel olamaz. Tarık, Leyla’nın hem en iyi dostu hem de her fırsatta kurtarıcısıdır.

Savaşın ilerleyen zamanlarında Leyla için yaşamak sadece ailesi ve Tarık olduğu için çekilir hale gelir. Pakistan’a göç etme fikrine kaybettiği oğullarının hayaline sıkı sıkı sarıldığı için karşı çıkan annesine rağmen Tarık var diye Kabil hala yaşanabilir bir yerdir, Leyla için.

İki kere kalp krizi geçirmiş babasını savaş ortamında yaşatamayacağını anlayan Tarık bir gün gitmeye karar verir. Bu ikisi için de ölümden daha beter olsa da bir karar verilmesi gerekir. Verilen karar iki tarafı da mutsuz eder ancak Leyla’nın içinde belki de ikisini de hayatta tutacak bir mucize yeşerir.

Tarık’ın gidişinin ardından Leyla ile Meryem’i tek çatı altında buluşturan gelişmeler yaşanır. Annesi Pakistan’a göç etme kararı alır, ne var ne yoksa satılır, tam yola çıktıkları sırada bir patlama yaşanır. Leyla, gözünü açtığında artık tamamen yalnız kalmıştır ve bir kulağını kaybetmiştir.

Tarık’ın ölüm haberini almasına rağmen Raşit’in evinden kaçıp Pakistan’a göç etme hayalleri kurar ancak sebepsiz yere yaşadığı miğde bulantılarıyla geciken regli onu çaresizce Raşit’in karısı olmaya iter.

“Bu kentin ne çatılarını ışıldatan ayları sayabilirsin,

Ne de duvarlarının gerisinde gizlenen bin muhteşem güneşi.”

İki farklı kadın, biri sadece kutsal kitabı bilen dar bir çevrede yetişmiş bir kadın, diğeri üniversite ideali olan idealist bir kadın. Meryem’in sessiz kalışları kadar Leyla’nın isyanı içimi sızlattı okurken.

20160906_153533

Dostluk, babaya ve çocukluk aşkına duyulan hasret, çocuklar için göze alınan tüm tehlikeler, büyük devletlerce paylaşılamayan bir coğrafya ve her daim kaybeden olan kadınlar. Rusya’nın çekilmesiyle yerini iç savaşa bırakan ve sonrasında Taliban’ın baskıcı yönetimine bırakan güç dengelerinin sık sık değiştiği zamanlar… Savaşın iç yüzünün halk nezdindeki karşılıkları, erkek egemenliğinin gün be gün ezdiği kadınlar… “Ahh biz neler yaşadık böyle…” demeden edemiyorum. Özellikle Taliban yönetiminin kadınlara getirdiği zorunluluklar… İlaç olmadığı için anestezi ilacı verilmeden yapılan ameliyatlar, doktorların burkalarını(taliban döneminde kadınların giymesi zorunlu olan kadınların yüzü dahil her yerini kapatan sadece göz çevresinde peçe olan kıyafet) ameliyat yaparken bile çıkartamaması…

Khaled Hosseini’nin muhteşem kurgusu ve yalın dili ile ne kadar şanslı bir coğrafyada doğduğumu bana bir kez daha anlatan bu kitabı tüm kadınlara tavsiye ediyorum.