“Sana, beni asla tanımamış olan sana.”

Stefan Zweig, muhtemelen her kitap okurunun bir şekilde hayatına sızmış bir yazar. En kuvvetli ihtimalle Satranç kitabını okumuş, en kötü ihtimalle yazarı ya da herhangi bir kitabını mutlaka duymuşsunuzdur. Ben de Satranç, Korku ve Karışık Duygular kitaplarından sonra “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” yla yazara daha da hayranlık duyduğumu içtenlikle söyleyebilirim.

Kitabın adı, konusunu yeterince anlatıyor aslında ama bir kitap yorumu klişesi olarak bu kısmı birkaç kelam etmeden geçmek olmaz sanırım. Tanınmış bir roman yazarı olan R.’ye, bilinmeyen bir kadın tarafından gönderilmiş yaklaşık iki düzine kadar sayfadan oluşan bir mektup aslında bu kitap. “Sana, beni asla tanımamış olan sana,” hitabıyla başlayıp “Çocuğum dün öldü,” şeklindeki ilk cümlesiyle nefesinizi tutup tek solukta okunmayı vadeden bir mektup.

“Yalnızca seninle konuşmak istiyorum. Sana ilk defa her şeyi söylemek istiyorum; bütün hayatımı bilmelisin, o hayat ki, hep senindi ve sen onu asla bilmedin.”

Adını bilmediğimiz bu kadının aslında on üç yaşından beri tutkun/âşık –nasıl niteleyeceğimden emin olamıyorum- olduğu adama karşı kendi içinde yaşadığı duyguları ve birlikte yaşayıp da adamın hiçbir şekilde farkında olmadığı olayları anlatıyor.

img_9340

On üç yaşındaki bir çocuğun tüm o saflığıyla karşı komşusuna duyduğu hayranlığı, on yedi-on sekiz yaşına geldiğinde kendini tanımaya başlamasının belirgin farklılıklarıyla bu hayranlığın ilerlemesi, daha sonra ise tamamen kendinin farkında olan tutkulu bir kadının hala dinmemiş hatta daha bir coşkuyla seyreden platonik aşkı söz konusu. Gerçi anlatılan hislere “platonik aşk” demenin çok hakkını veren bir tanımlama olduğunu düşünmüyorum lakin tanımlayabilecek başka kelimem de yok. 🙂

“…ah, evet, orada insanın utanması bakışlarla çarmıha gerilir ve sözcüklerle kırbaçlanır.”

Bu bilinmeyen kadının büyüdükçe farklılaşan ama asla azalmayan aşkı, yazarın usta kalemiyle evre evre işlenmiş. Fakat kadının yirmilerindeki halinde bile içe dokunan o on üç yaşındaki ruhu hissediliyor.

Kitap boyunca –ki 55 sayfalık görünüşte kısacık bir kitap aslında- bir kadın hayatı boyunca onu tanımayan bir adama karşı bu denli derin duyguları nasıl besler ve bunun tek taraflı sürmesine nasıl razı olur, soruları zihnimde dönüp durdu. Ve itiraf etmeliyim ki başlarda bunun fazlaca obsesif bir durum olduğunu düşündüm. Hala minik bir kısmım böyle olduğu konusunda hemfikir olsa da kadın yaşadıklarını anlatmaya devam ettikçe bu kadar kolay yargılamamam gerektiğini de fark ettim. Stefan Zweig, tek bir tarafın söz konusu olduğu bu aşkın psikolojisini yalın ama öyle kapsamlı vermiş ki muhtemelen anlamadığım birçok kısmının yanında anladıklarımla fazlasıyla doyduğumu söyleyebilirim.

“Hayır, beni tanımamıştın, o zaman tanımadın, asla, asla beni tanımadın. Sana o anın hayal kırıklığını nasıl anlatabilirim, bilmiyorum sevgilim -çünkü o zaman böyle bir kaderi, senin tarafından tanınmamak gibi ömrüm boyunca mahkûm olacağım bir kaderin acısını ilk defa yaşıyordum ve şimdi de o kaderle ölüyorum: senin tarafından hiçbir zaman tanınmamış olarak.”

Kadının mektupta sürekli tekrar ettiği bir cümle söz konusu: “Sen, beni asla tanımadın!” Hayatları bu kadar çok kesişmiş iki kişi olarak kadının buradaki “Ben”den kastının içime ne denli oturduğunu tarif edemiyorum. Kitabın çevirmeni Ahmet Cemal’in son sözde söylediği gibi kadının buradaki “Ben”den kastı tamamıyla delice âşık olan kadının kendisi. Ve birçok kez karşılaşmış, birden çok kez birlikte olmuş olmalarına rağmen R. onu bu yönüyle hiç tanımıyor. Zaten her karşılaşmaları da kadının yüreğini yakan bir yeniden tanışmayla gelişiyor.

img_9339

Peki, kitabı sevdim mi? Evet, kesinlikle! Ama bu tamamıyla tarafsız baktığımda, yazara duyduğum hayranlığın beğenisi. Çünkü tarafsızlığı bir kenara atıp kitaba bir kadın olarak baktığımda “Kitaba bayıldım!” demek ikiyüzlülük gibi geliyor. Bir kadının onu tanımayan bir adama bu denli âşık olması ve hayatını onu tanımayan adamla ondan habersiz ama onunla beraber yaşaması ve hiçbir şekilde kendini tanıtıp adamın hayatına bir şekilde dahil olmayı düşünmemesi kocaman harflerle “Neden?” diye sormama sebep oluyor. Kadın, adamı sevdiğinin çeyreği kadar kendini sevse zaten bu hayatı kendine reva görmez diye düşünüyorum. Evlenmeyi bile bir gün R. onu çağırırsa ona özgürce gidebilmek için düşünmüyor:

“İçimin derinliklerinde, benliğimin bilinçaltında hâlâ o eski çocukluk hayalim yaşamaktaydı, belki de günün birinde beni, yalnızca bir saat için bile olsa yanına çağırabilirdin. Ve sadece ihtimal olan bu bir saat uğruna her şeyi geri çevirdim, sırf ilk çağırışında özgür olabilmek için.”

Kadının baştan sonra anlattıklarını dinlediğiniz, hislerine tanık olduğunuz bu yolculuğa siz “aşk” diyebilir misiniz bilmiyorum ama ben kadının hislerine tek bir kelimeyle karşılık bulamıyorum sanırım. Bence yazar da bunun aşk olup olmadığını sorgulatmak istemiş ki ben maalesef bu konuda hâlâ kararsızım.

“Zaten çocukluktan uyanışımdan beri bütün hayatım bir bekleyişten, senin iradeni bekleyişten başka neydi ki!”

Başta post-itlerle okuduğum sonra bununla başa çıkamayacağımı fark ettiğim bir kitap Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu. Çünkü eminim ki herhangi bir gün, kitabın herhangi bir sayfasını açıp herhangi bir cümlesini okusam dahi yüreğime işleyecek yetide her cümlesi.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’yla beraber aldığım Olağanüstü Bir Gece ve sanırım bir sahaf festivalinden aldığım 1971 basımı ciltli bir Dünün Dünyası’yla Stefan Zweig okumaya devam edeceğim ama her kitabını okumak istediğim yazarlardan olduğunu da söylemeden geçmemem gerek.

“Ölmem sana acı verecek olsaydı eğer, o zaman ölemezdim.”

Kitabı okumadıysanız ısrarla tavsiye ederek, okuduysanız da kendi düşüncenizle beni buluşturmaya davet ederek bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle!