“…yaşamın zirvesi de dibi de aynı biçimdedir.”

Stefan Zweig, basılmış her kitabını okumamış olsak bile isimlerini çok iyi bildiğimiz, klasik okumaktan bir parça çekinenlerin imdadına yetişmiş ve bana söylerken hâlâ tuhaf gelse de Instagram fenomeni bir yazar görünümünde günümüzde. Eminim ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur.

Bu kadar çok kitap söz konusuyken, yazar bu kadar ön plandayken ve artık neredeyse her yayınevinden Zweig kitabı çıkıyorken diyebileceğim tek şey, çevirmenlerine öncelik vermeniz. Kötü bir çevirisinin olduğunu düşünmesem dahi dilinin çok sadeleştirildiğini gördüm ki bunun, Zweig kitabında tercih edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Aslında hiçbir kitap için tercih edilmemesi gerektiğini düşünüyorum lakin konumuz şimdilik bu değil. 🙂

“…hiçbir amacım, mesajım, bağlantım olmadığı halde çevremdeki hüzünlü yaşamı derimin altından
akan kanım kadar yoğun algılıyordum. Hiçbir şeyin benim için gerçekleşmediği,
ama yine de her şeyin bana dahil olduğu duygusunu taşıyordum yalnızca.”

Ay Işığı Sokağı da İş Bankası Kültür Yayınları’nın son çevirdiği, beş hikâyeden oluşan bir Zweig kitabı. İlginçtir ki hakkında güzel şeyler duymadığım tek Zweig kitabı aynı zamanda. Lakin zevkler ve renkler diyerek, kitabı oldukça beğendiğimi belirtmek isterim en başında. Okuduğum en iyi Zweig kitabı diyemem belki fakat böyle bir kıyas yapmamamız gerektiği düşüncesindeyim artık.

Zweig 2

Kitaptaki beş hikâye de birçok ortak noktayı barındırıyor. Bu yüzden beşinin toparlanıp bir kitap haline getirilmesi benim çok hoşuma gitti. Her satırdan okuyucuya geçen karamsarlık belki her Zweig kitabının ortak özelliğidir ama bu kitaptaki hikayelerde daha da ön plana çıkan bir özellik olarak görülüyor.

“Kim dönüp kendi gölgesine bakardı ki?”

Zweig hikâyeleri üzerinden spoiler vermek kulağa çok komik geliyor olsa da hikâyelerin sonuyla ilgili bir iki kelam edeceğim için bunu bilmek istemeyenler bir sonraki paragrafa geçebilir. Aslında ilk iki hikâyeyi okuduktan sonra diğer üç hikâyenin sonunu tahmin etmek pek de zor olmuyor. Lakin aslında daha ilk hikâyeden, birkaç sayfa ilerlediğinizde, ne olacağını, hikâyenin nasıl sonlanacağını hissediyorsunuz. Hikâyenin girişi dolayısıyla mı yoksa yazarın bunu satır aralarında bir şekilde zihnimize yönlendirmesiyle mi gerçekleşiyor bu, emin değilim. Belki de yazarın hayatını nasıl sonlandırdığını bildiğimizden ya da kalemine hakim olan o hava yüzünden bilinçaltımız bunu tamamlıyordur. Dolayısıyla ölümle, intiharla biten bu hikâyeler, Zweig kitabının yapı taşı olarak düşündüğümüz psikolojiyi de çok iyi veriyor.

“Şu dünyada ne çok avare vardı!”

Zweig kitaplarını yazarın usta olduğu insan psikolojileri sayesinde okuduğumuzu göz önüne alırsak da bu kitaptaki hikâyelerin de başarılı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kapaktaki görselin tonunu da görselin kendisini de çokça sevdiğimi söylemeden geçmek istemem. Daha önce Stefan Zweig okumayan birine bu kitapla başlamasını önerir miyim? Muhtemelen hayır. Lakin daha önce Zweig okuduysanız ve yazarı seviyorsanız, bu kitaba da bir şans vermenizi öneriyorum.